Modern zamanların iÅŸ hayatı gerçekten ruhlarımızı hasta mı ediyor? Derinlemesine düşünmeyi gerektiren bu mevzuyaÂ
biraz girelim dedik. Birçok insana en azından bir kez bu piyango vurmuştur , bulduğu pek cici iş'e kimyası uymamamıştır, uyamamıştır. B
azısı için ise bu hayat tarzıdır. Bulduğu hemen her cici iş'den ayrılması ancak bir kaç ay alır. "Boğuyordu beni orası, ilişkiler, atmosfer.... " diye gider kendilerini savunmaları. Eşi dostu için özrü kabahatinden beter tembeldir onlar. Oysa yediğimiz bir yiyeceğe alerjimiz olması gibi, geçmiş zamanın sarıp sarmalayan ilişkilerine fena halde müptela bu ruhlara olsa olsa melenkolik nostalji hastası sıfatı revadır.
Gazetelerin pazar günleri çıkan insan kaynakları ekini okumak; Bir iş'e sahip insanlar'ın ya vazgeçemedikleri bir alışkanlık yada dehşetengiz piyasaya hakim olma içgüdüsünden kaynaklanan bir davranış biçimi(bozukluğu?)dir. Ben sizi temin ederim ki iki kategoriye de uymuyorum, tabii çocukluğundan beri gazete görünce dayanamayan, gazeteden kesekağıtlarını bile afiyetle okuyan birini normal kabul ederseniz, hiç bir davranış bozukluğum yok. İyi ki de okumuşum. Eğer okumasaydım, Milliyet'in bu pazarki İK eki için Özcan Yüksek'in kaleme aldığı bu güzel yazıyı sizlerle paylaşamayacaktım.
ÅžEHRAZAD
Ofis insanının iş-hayatındaki güçlük, sanki yalnızca plazanın insan doğasını ezen tasarımından kaynaklanıyormuş gibi gözükür. Çelik ve camın şeffaf duvarlarının arkasında bedenler kendini sergiler, her zaman görünür haldedirler. Diğer taraftan bu şeffaflık, ruhları saklar, duyguları örter. Zira ruhlar, kuytuluklarda yaşamayı sever.
Apaçıklık belki zamanın belirli bir süresi için katlanılabilir bir durumdur; ama sonsuz bir şeffaflık, her şeyin her zaman ayan beyan ortalıkta olması, bu çeşit bir mecburiyet, ruhun ölümü anlamına gelir. Bu yüzden... Evet, bir ölçüde bu yüzden... Plaza, ölü ruhlar evidir.
TOPOPHİLİA'SIZ ZAMANRuhların ölümünü yalnızca plazaya bağlayabilirsiniz. Hatta bu düşüncenizi, coğrafyacı Yi-fu Tuan’ın topophilia’sıyla açıklayabilirsiniz isterseniz. Yer sevgisi ile doğanın ve kültürün ilişkisini, diğer duyguların ilişkisini kurmaya çalışabilirsiniz. Çalıştığınız o yerde, o ilişkileri kurmayı başaramadığınızda, ruha el-fatiha okuyabilirsiniz tabii ki.
Topophilia’sız zamanın insanı olarak, Second Life’tan başka ruhumuzu şeffaflaştıracağımız 'topo' kalmayacaktır. Gerçek bedenimizin olmadığı o yerde istediğimiz kadar ruhumuz olur. Ölü ruhlar evinde, hayat olmamasının başka bir nedeni daha var, aslında asıl neden demek daha doğru olacaktır bunun için. İş-hayatındaki hayat yoğunluğunun yetersizliğinin nedeni, şu cümleden söyleyeyim ki, hayatın bir anlatı olmasındandır. Bir anlatı ya da hikâye haline gelmeyen iş, hayattan ayrılır. İş-hayatı, hayatın bir parçası olmaktan çıkar. Yazık ki çıkar. İş-hayatı hikâyeyi sevmez. Kim bilir, belki de iş-hayatına hikâyeyi sokabilen kişi, kazanmak istediğini kazanan kişidir. İş-hayatında karakter de yoktur. Bağışlayın İngilizce için, 'character-free' bir iş-hayatı vardır. Oysa karaktersiz hikâye de olmaz. İş raporu yazan, karakterini yansıtamaz metnine, hislerini de aktaramaz. Geçmiş, şimdi ve gelecek vardır ama bunlar, veri-tabanı olarak, indeks olarak vardır. Ruhu ve canı olmayan datalardır. Ofis hayatının bir dış hikâyesi olmadığı gibi, bu hayatı yaşayanın da bir iç hikâyesi oluşamaz. Oysa belleğimiz her şeyi kaydetmeye çalışır ve bunlardan bir iç hikâye yaratır. Böyle yapmayı da sever. Yaşamı hikâyeler olarak birbirine ekler. Aslında herkes, kendi belleğinde bir sanatçıdır bu yüzden. Hayatı kendi zihninde bir sanata çevirir. Ama plaza çalışanı, iş-hayatında, sonsuzca devam eden Binbir Gece Masalı için elindeki verilerle tek bir hikâye dahi üretemez. Plazadan bir Kafka, bir Gogol çıkar mı? Veyahut da bir Şehrazad, Dünyazad? Beni işitiyor musun ifrit, yüce ifrit? Şunu bil ki, artık sana yer yok bu dünyada!
ÖLÜMÜN İNCE DUDAKLARI
Plazanın yedinci katında, asansörde ya da güvenlik kontrolünün turnikesinde, mesela bir terzi, bir kalender ve hükümdar kızı karşılaşabilir mi?
Binbir Gece Masalları’nda her gece bir hikâye anlatan Şehrazad, gaddar Hükümdar Şehriyar’ın ölüm fermanından kurtulur, her sabah kurtulur.
Bahtın rüzgârı hep sizinle olsun ki, hikâye yalnızca hayat değildir, ölüme karşı da bir zaferdir aynı zamanda. Şehrazad’ın yazgısı karmaşıktır; hem hikâye anlatarak hayatını her sabah kurtarır, hem de o en büyük kudret sahibi, onun tek aşkı olur. Önce ölümü hem yatıştırmak zorundadır: Sonra da tatlı bakışlarını ölümün gözlerine dikmek, dudaklarını onun dudaklarına yaklaştırmak hayattan alacağı tek zevktir. Hiçbir yazının ahengi, kamışla mürekkebin seması, bunu anlatmaya yetmez dostlarım. Hayat zordur. Ölümün ince dudaklarını arzuyla öp ve onu oyalayacak hikâyeler bulmak için yaşa!





